“ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ”
“ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ”

Kalpler, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın içinde çalkalanır durur. Daimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakiki mânâları idrak edilmeden, yaratılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mahiyeti de kavranamaz. İstisnasız her hayat seyyahının başına gelecek olan ölüm, idrak sahibi bütün varlıkların çözmeye mecbur olduğu bir muammadır. […]

Kalpler, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın içinde çalkalanır durur. Daimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakiki mânâları idrak edilmeden, yaratılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mahiyeti de kavranamaz.

İstisnasız her hayat seyyahının başına gelecek olan ölüm, idrak sahibi bütün varlıkların çözmeye mecbur olduğu bir muammadır.

Mülk Suresi’nin 2. ayetinde:“O ki, hanginizin (ihsan duygusu içinde) daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölüm ve hayatı yaratmıştır.” buyrulur.

KALP NASIL DİRİLİR?

Kalbin dirilişi, ancak nefsaniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamber (s.a.s);“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!”buyurur. (Tirmizî, Kıyamet, 26)

TEFEKKÜR-İ MEVT NE DEMEKTİR?

Tefekkür-i mevt, ölüm gelmeden önce ölümü hatırlamaktır. Böylece nefsaniyetten uzaklaşarak, irâd bir şekilde Rabbin huzuruna hazırlanmaktır. Bu, îmâna dayanan bir tefekkür ve şuurdur.

Hasan-ı Basri Hazretleri bir cenazeye katılmıştı. Defin işlemleri bittikten sonra yanındaki bir zata sordu:

“–Bu vefat eden zât, acaba şu anda dünyaya geri dönüp sâlih amellerini, zikirlerini artırmayı ve günahlarına daha fazla istiğfar etmeyi düşünüyor mudur?” O zât da:“–Evet, tabiî ki düşünüyordur.” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri Hazretleri şöyle buyurdu:“–O hâlde bize ne oluyor ki bu vefat eden kişi gibi düşünmüyoruz?” (İbnü’l-Cevzî, el-Hasenü’l-Basrî)

İnsanın, bitmektükenmek bilmeyen dünyevî emelleri, fâniümit ve tesellileri, kabir toprağına düşen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.

ÖLÜMDEN KAÇMAK MÜMKÜN MÜ?

Kabristanlar, fâni hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, hısım, akraba, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünya hayatı ister sarayda isterse samanlıkta yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mecburi çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulacak ne bir zaman ne de bir mekân vardır.

Âyet-i kerimede buyrulur:“De ki, doğrusu kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm, sizi mutlaka yakalayacaktır. Sonra gizliyi de aşikârı da bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz. O size neler yaptığınızı tek tek haber verecektir.” (el-Cum’a, 8)

ÖLÜMÜN EN NET TEFEKKÜRÜ

Ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükûtun sırrında gizlidir. Ölüm sessizliğine bürünmüş her mezar taşı, lisan-ı hâl ile konuşan ateşli bir nasihatçidir. Ölümün öğüt vermekteki belâgati karşısında dünyadan gelen cevaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.

KABRİSTANLAR NEDEN ŞEHRİN İÇLERİNDE OLUR?

Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve cami avlularında tesis edilmiş olması, bir nevi fiilî tefekkür-i mevt, yâni ölümü düşünüp dünyayı ona göre tanzim etmek içindir.

Dünya, aldatıcı bir serap, ahiret ise ölümsüz bir hayattır. Umumiyetle insan, hayatın bin bir cilve ve tezahürleri içinde aynadaki yalanların esîridir. Her an bu yalanlar ile vefasızlığını devam ettiren şu dünya, bir aldanış mekânı değil de nedir?

İnsan ibret almaz mı ki, her fâni varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde daimî bir surette öğütülmektedir!

GÂFİLÂNE BİR HAYAT YAŞAYANLAR

Ahiret gerçeğinden habersiz yaşanan bir hayat ile nefsani arzuları tahrik eden dünyevî iltifatlara ve fâni oyuncaklara dalıp gitmek, büyük ve sonsuz istikbal karşısında ne korkunç bir aldanıştır!.. Gafilane bir hayat; çocuklukta oyun, gençlikte şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve bin bir türlü çırpınış ve nedamettenibarettir.

ÖLÜM KİŞİNİN KENDİ KIYÂMETİDİR

Ölüm, kişinin hususikıyametidir. Kıyametimizden evvel uyanalım ki, nedamete uğrayanlardan olmayalım. Zira her fânininmeçhul bir zaman ve mekânda Azrail’lekarşılaşacağı muhakkaktır. Unutmayalım ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönmeye bir imkân, ne de kıyametin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır…

O hâlde insan, vakit kaybetmeden “Allah’a koşun…” (ez-Zâriyât, 50) hitabındannasip alarak, rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak ve barınak kabul etmelidir. Şu âyet-i kerimeler, yarınlara güvenenlerin aldanışını çarpıcı bir tablo halinde ne güzel tasvir eder:“Eyiman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

ÖLÜM HAKÎKATİNDEN GÂFİL YAŞAYANLAR

Ne tuhaftır ki insan, birkaç gün misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Her güncenaze sahnelerini seyrettiği hâlde, ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybedilmesi her an muhtemel olan fâniemanetlerindaimî sâhibi sanır. Hâlbuki insan, ruhunaceset giydirilerek bir kapıdan dünyaya gönderildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekânına girmiş olduğu hâlde bu hakikattenekseriya gâfil yaşar.

Fakat bir gün gelir, ruh cesetten soyundurulur ve ahiret kapısı olan kabirde, diğer bir büyük yolculuğa uğurlanır.Zaman şeridinden düşen her ânın, bizi hakikat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerime ne güzel ifade eder:“Kime uzun bir ömür verirsek, biz onun yaratılışını (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı? (Bu ibretli yolculuğu idrak etmiyorlar mı?)” (Yâsîn, 68)

DÜNYANIN EN BELİRGİN ÖZELLİĞİ

Âyet-i kerimede, insana en güzel şekilde nasihat edilmektedir. Dünyanın en belirgin vasfı, vefasızlıktır. Verdiğini geriye çabuk alır. Bir gün yükseltir, ertesi gün kuyunun dibine indirir. Gölge gibidir. Onu yakalamak istersen daima kaçar. Sen kaçarsan da peşini bırakmaz. Arkasında koşulan şeylere bugün-yarın nail olayım derken, bir de bakarsın ki ömür bitivermiş. Dünyaya gönül verilirse o, huysuz bir acûze olur. Zaman zaman insanı yere çarpar. Vesvese ve dırdırının ardı arkası kesilmez. Tavır ve hareketleri vefasızdır. Kendisine bağlananları çok çabuk fedâ eder.

Bir sahâbî Rasûlullah (s.a.s); “–Hangi mü’min daha akıllıdır YaRasûlullah?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber (s.a.s); de şöyle buyurdular:Ölümü sıkça hatırlayıp, ölümden sonrası için en iyi hazırlık yapan kimsedir. İşte gerçek akıllı insanlar onlardır…” (İbn-i Mâce, Zühd, 31)

YERİN İNSANLARA 10 NASİHATİ

Enes bin Mâlik -radıyallâhuanh- der ki:“Yer, her gün şu on öğüt ile insana seslenir:

Ey Âdemoğlu!

  1. Üzerimde gezinip durursun; hâlbuki dönüşün banadır.
  2. Üzerimde türlü günah işlersin; hâlbuki içimde azap göreceksin.
  3. Üzerimde gülüp eğlenirsin; hâlbuki içimde ağlayacaksın.
  4. Üzerimde sevinirsin; hâlbuki içimde üzüleceksin.
  5. Üzerimde mal toplayıp durursun; hâlbuki içimde pişman olacaksın.
  6. Üzerimde haram yersin; hâlbuki içimde kurtlar seni yiyecek.
  7. Üzerimde böbürlenirsin; hâlbuki içimde hor ve hakir olacaksın.
  8. Üzerimde neşe ile yürüyorsun; hâlbuki içimde hüzne boğulacaksın.
  9. Üzerimde aydınlıkta gezinirsin; hâlbuki içimde karanlıkta kalacaksın.
  10. Üzerimde topluluklar içinde dolaşırsın; hâlbuki içime tek başına gireceksin.” (İbn-i Hacer el-Askalânî, Münebbihât, 37

TEFEKKÜR-İ MEVT’İN NETÎCESİ

Hayat sahnesinin son perdesi olan ölüm, herkesin kendi akıbetini haber vereceği bir ayna gibidir. Bir kul, nefs sultasında ve dünyayı gaye edinerek yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görünür. Ölümün hatırlanması bile hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek derecede onu Muzdarip kılar.

İnsan nefs engelini aşar ve tefekkür-i mevt neticesinderuhundameknuz olan melekiyet istikâmetinde merhaleler kat ederse, ölüm, hayâl ötesi muazzam ve müteâl olan Rabbe vuslatın mecbûrî bir şartı olarak görülür. Böylece ekseriyetle insanlarda soğuk ürpertilere sebep olan ölüm, onda bir sevgiliye kavuşma heyecanına dönüşür.

ÖLÜM’Ü NASIL GÜZELLEŞTİRİRİZ

Böyle ölümler, tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlânâ Celâlettin-i Rûmî’nin tabiriyle “Şeb-i Arûs”, yâni düğün gecesidir. Bu tasavvuf yolu, öyle bir yoldur ki, beşer için en dehşet verici vakıa olan ölümü güzelleştirir. “Ölümü güzelleştirmek” içinse nefs engelini aşıp tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, zikir, teveccüh, sabır, murakabe ve rıza gibi kalbî hâllerle kemâle ermek zaruridir.

Kalbin bu safiyete ermesinde tefekkür-i mevtin başka hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek mühim bir tesiri vardır. Bu hususta Rebî bin Hüseyin, şöyle der:

“Kalbim, ölümü hatırlama işinden uzaklaşırsa, onun fesada uğramasından korkarım. Şayet kendimden öncekilere muhalefet edecek olmasaydım, ölünceye kadar kabristanda otururdum.” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühd, s. 212)

“ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ” SIRRI

Kalp, nefsaniyet ve ruhaniyet ihtilâçları arasında ölene dek çalkalanır durur. Ölüm, ahiret yolculuğunun zaruri bir başlangıcıdır. Bu yolculuğa çıkmadan önce, kalbi mârifetullâh ile ölüme hazırlamak, ölümün endişe ve kaygılarından kurtularak kalbî sıhhat ve selâmeti temin edebilmek, asla ihmâl edilmemesi gereken bir keyfiyettir.

Böylece, “Ölmeden önce ölünüz.” sırrı tahakkuk eder ve insan -âdeta- yok edilmiş nefs hâkimiyeti yerine Allah’a muhabbet ve itaati, kâmil manasıyla gerçekleştirmiş olur.

Rabbim bizleri ölmeden evvel Rabbini bilen, onun emir ve yasaklarını hayatına uygulayan, dönüşün yalnız ona olduğunun bilincinde hareket edip Salih Mü’min olabilen kullarından eylesin. Rabbim bizlere kendi rızasına uygun bir yaşam sürmeyi cümle Ümmeti Muhammet’e nasip eylesin.

Selam ve dua ile…

  • Yorumla
KÖŞE YAZARLARI
Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz